8 Mart 2010 Pazartesi

vergangenheit.

Çocukluktan ilk gençliğe adım attığım ilk yıllar. Hala inatla erkek çocuklarıyla futbol maçı yapan, küfür eden afacan bir kız çocuğuyum. Ananem "Ali'm" derdi bana o zamanlar, hala da der arada. Çocukluk arkadaşlarımdan çoğu yazlıktan taşınmış, en yakın arkadaşımla kalmışız. En sevdiğimiz oyun hırsız polis o zamanlar, ama iki kişi de oynanmıyor ki... En sonunda hırsız polis oynarmışcasına aynen evlerin arkalarına dalıp bütün siteyi baştan sona geçmeye karar verdik, ev sahiplerine yakalanmadan. Şimdi evlerin arkasına baktığımda, arka dediğim de minik bir verandamsı bahçemsi bişi, bazıları meyve sebze ekmiş, kimisi dolap, müştemilat falan yaptırmış, ikiz villa şeklindeki evler birbirinden çeşitli yükseklikte duvarlarla ayrılmış falan, gayet sıradan yani. Fakat o zamanlar hayalgücümüz deli gibi coşkulu, ne maceralar yaşıyoruz bir site boyunca...

Sitenin bizim evin de bulunduğu sol tarafını bitirdikten sonra, sağ tarafına geçmiştik. Sitenin başından aşağıya gideceğiz, sahile yani. İlk ev, kolay, sahibi zaten yaşlı bir adam, saat dokuz bilemedin onda yatar. İkinci ev, problemli. Yıllarca arkadaki saksıların vs. devrilmesinden, ekilen fidelerin kırılmasından bıkan ev sahibi, en sonunda evimde yer açıcam bahanesiyle çamaşır makinesini arkaya koyup, onu da hırsızlardan koruyacam diyerek evin arkasını iki metre demirle kapatmış. İki metre demir, uçları sivri. Yalnız bilmiyor ki, orayı kapatması bizim o maceralarımıza ayrı bir heyecan katmış durumda, çünkü tırmanıp üzerinden atlayamayacağımıza göre, demirlere bir yere kadar tırmanıp, asılarak yan siteyle bizim siteyi ayıran duvarın üzerine çıkıp, duvar boyunca çam ağaçlarına tutunup, sonra inmekten başka çaremiz kalmamıştı.

Demirlere tutunduk. Arada şekil olsun diye yapılan yapraklar falan olur ya demirden, onlardan birine bastık, duvar seviyesine yükseldik, dikkatlice duvara geçik. Adımları birbiriyle tam hizalayarak, yan sitede hiç bilmediğimiz insanların bahçelerine düşmekten korkarak, ilerledik. İnme vakti gelmişti. Önce arkadaşım indi. O anda evin içinden gelmeye başlayan merdiven sesi, açık bir şekilde ev sahibinin aşağıya inmekte olduğunu göstermekteydi. Korku, panik, deli cesareti, ben de bilmiyorum tam, ama çam ağacına tek elimle asıldığım gibi aşağıya doğru kaydım. Bir anlık acı, hem ellerimde, hem de vücudumda. Umursamadım pek, ellerim çizikler içinde kalmıştı, siyah tişörtüme sildim çizgi halinde beliren kanları. Sonra koşmaya başladık sahile doğru, yakalanmamak için. Yolda her adım atışımda gövdemin üst kısımlarının acıdığını hissettim. Karnıma doğru sızan şeyin ter değil de kan olduğunu elimi tişörtümün içine sürünce anladım. Çam ağacına sürtünerek kayan ben, yeni gençliğimin getirdiği göğüs olgusunu hiç hesaba katmamışım meğer. Göğsümdeki yara, o geceden kaldı, ertesi gece sırf inadına aynı yerden bir daha geçtim, bu sefer yaralanmadan.

Kronolojik sırayla gitmiyorum bunları anlatırken, ama göğsümü yaraladığım yazdayız yine. Ya da belki de bir önceki ya da sonraki yaz, çok da önemli değil o kısmı. Yan sitede arkadaşlar edinmişiz, onlar bizim siteye gelip gidiyorlar ama benim geceleri yan siteye gitmeme izin yok. İzin olmamasını takan da yok tabi. Sık sık iki site arasında duvarın en alçak olduğu noktadan yan siteye kaçmaktayız arkadaşlarla. Yaş en fazla onbir, bilemedin oniki. Yan siteye atladığımız anda bahçesine düştüğümüz evin sahibi yaşlı bir teyze ve bizim paldır küldür geçişimizden hiç memnun değil, aslında haklı da, dört kişiyiz, hepimiz çocuğuz bir de, en büyüğümüz ben, en küçüğümüz de benden dört yaş kadar küçük. Bir gece yine yan siteye kaçıyoruz. Herkesin atladığından emin olduktan sonra en son ben atlıyorum duvardan, hepimiz koşarak geçiyoruz iki ev arasındaki dar yoldan. Şimdi, yaşları vermemin asıl nedeni şu, aramızda en büyük ben olduğum için, boyu en uzun olan da benim. Bir kişi çıkıyor yan sitenin ortasına, sonra diğeri, sonra üçüncümüz, en son ben koşuyorum, cart curt sesler, bir acı, sitenin ortasına kadar geliyorum o hızla, sonra sırt üstü yere devriliyorum, elimi yüzüme bir atıyorum, kan. Hasta ruhlu teyze çarprazlama çamaşır ipi germiş iki ev arasına biz geçmeyelim diye. Bu iki "kaza"da da eve gidememiştim korkudan, hep yasak çiğnerken gelmişti başıma bunlar. Her seferinde önce çeşmede yıkamıştım kanları, sonra deniz suyuyla ovmuştum, en son da selpak kağıt havlu falan isteyip arkadaşlardan kanama durana kadar bastırmıştım. İkisinin de izi en az sekiz yıldır vücudumda. Annemler hala bilmezler alnımdaki izin sebebini, göğsümdeyse yara izi olduğunu bile bilmezler.

Son olarak bacağımdaki yara. Yaşamımın prehistorik döneminden aklımda kalan nadir şeylerden biri. Yıl 1996, yaşım altı yani. Sitede benim yaşlarımda kimse yok, yaşı bana en yakın arkadaşım 87'li. O yıllarda tam istenmeyen çocuğum, annem resmen zorla diğerlerinin yanına yamıyor beni, her oyunda fasulyeden oynuyorum falan, çok ezik durumlar. Her sene sitede yaz sonu gösterisi yapıyor bunlar. Ben de gidiyorum bir heves, bana da bir rol verin, ne olursa olsun. Olmaz, diyor bir arkadaş. Biz çoktan bölüştük rolleri, seni istemiyoruz. Tabi bu kadar acımasız konuşmamış olabilir ama benim aklımda Türk filmlerinden bir sahne gibi böyle kalmış bu olay. Mor bisikletime atlıyorum, deli gibi pedal çevirerek eve gidiyorum, ama ağlamamak için de kendimi o kadar zor tutuyorum ki bir yandan da... Ayağım pedaldan kayıyor bir anda, pedalın sivri kenarı sol bileğimi son hızla dönerek resmen parçalıyor. Yolda damla damla kan izi bırakarak eve gidiyorum, gözyaşlarını da koyvermişim bu arada acıdan güç alarak. Evde annem pansuman yaparken bacağıma, o (İ) geliyor. Hayatımda aşık olduğum ilk kişi. O anda bile aşık olmuş olabilirim ona hatta, altı yaşımdaydım, ama o zaman bile çok güzel olduğunu bilirdim onun. Diğerleri umrumda bile değildi, sadece onunla arkadaş olmayı isterdim. Site boyunca koşardı, uzuncana kahverengi-sarı saçları vardı. Çok güzeldi, çok. Ve o gün benim peşimden koşmuştu. Benim ağlayarak oturduğum koltuğun önüne çömelip, ağlama, demişti bana. İstersen sen de katılabilirsin bize demişti. Üzülme sen, demişti.

Bir iki yıl sonra bir daha hiç dahil olmamak üzere ayrıldım onların grubundan, daha sonra da o hayatımdan çıkıp gitti, bir kez sarılarak bana, belki de hayatımda ilk kez. Beş altı yıl falan oldu heralde onlar evlerini satıp başka bir şehre taşınalı, fakat bugün bile hala ne zaman bacağımdaki o kalın beyaz ize baksam, aklıma o gelir. Sahilde güneşlenişi, gözlerinin içi parlayarak gülümseyişi, her şeyden öte de, o altın kalbi. Kimseye kötü davrandığını görmedim, duymadım, hala. Hayatımın ilk kalıcı yara izi, ilk aşkım, çoook eskilerden bir anım. Beni ben yapan parçaları arıyorum belki, geçmişi düşünürken. Bazı hatırladıklarım beni bile şaşırıyor, o kadar açıkmış ki bazı şeyler, görmek istememişim yıllarca. Kendimle ilgili bazı şeyleri fark ettim de ne oldu gerçi, o tartışılır.

Bazen çok özlüyorum o zamanları. Kendimle olamadığım her an, bu evde duvarların beni yutmaya başladığı her saniye, gözlerimi yummak ve yazlığa, yıllar öncesine gitmek istiyorum. Her şey o kadar basit olabilse keşke yine. Yine kaçıp kovalasak birbirimizi, ailelerimiz zorla bizi güzel rüyalar görmeye yatırıncaya kadar.

Hiç yorum yok: