"When did I lose my freedom? For once, I was free. I had power to choose. The mechanics of cause and effect is statistical probability yet surely sometimes we operate below or beyond that threshold. Free-will cannot be debated but only experienced, like a colour or the taste of potatoes."
"Then why am I writing this down? Why do I not walk round and round the lawn, reorganizing my memories until they make sense, unravelling and knitting up the flexible time stream? I could bring this and that event together, I could make leaps. But thinking round and round the lawn is no longer enough. For one thing it is like the rectangle of canvas, a limited area however ingeniously you paint. The mind cannot hold more than so much; but understanding requires a sweep that takes in the whole of remembered time and then can pause. Perhaps if I write my story as it appears to me, I shall be able to go back and select. Living is like nothing because it is everything - is too subtle and copious for unassisted thought. Painting is like a single attitude, a selected thing."
"It is the unnameable, unfathomable and invisible darkness that sits at the centre of him, always awake, always different from what you believe it to be, always thinking and feeling what you can never know it thinks and feels, that hopes hopelessly to understand and to be understood. Our loneliness is the loneliness of not the cell or the castaway; it is the loneliness of that dark thing that sees as at the atom furnace by reflection, feels by remote control and hears only words phoned to it in a foreign tongue. To communicate is our passion and our despair.
With whom then?
You?
[...]
No. Not with you. Or only with you, in part. For you were not there."
"Then why am I writing this down? Why do I not walk round and round the lawn, reorganizing my memories until they make sense, unravelling and knitting up the flexible time stream? I could bring this and that event together, I could make leaps. But thinking round and round the lawn is no longer enough. For one thing it is like the rectangle of canvas, a limited area however ingeniously you paint. The mind cannot hold more than so much; but understanding requires a sweep that takes in the whole of remembered time and then can pause. Perhaps if I write my story as it appears to me, I shall be able to go back and select. Living is like nothing because it is everything - is too subtle and copious for unassisted thought. Painting is like a single attitude, a selected thing."
"It is the unnameable, unfathomable and invisible darkness that sits at the centre of him, always awake, always different from what you believe it to be, always thinking and feeling what you can never know it thinks and feels, that hopes hopelessly to understand and to be understood. Our loneliness is the loneliness of not the cell or the castaway; it is the loneliness of that dark thing that sees as at the atom furnace by reflection, feels by remote control and hears only words phoned to it in a foreign tongue. To communicate is our passion and our despair.
With whom then?
You?
[...]
No. Not with you. Or only with you, in part. For you were not there."
- William Golding (Free Fall)
William Golding candır. Yazıp yazıp sildim William Golding şöyledir böyledir diye başlayan cümlelerimi. Candır işte, daha ne diyeyim. Çocukluğumu bitiren adamdır, Sineklerin Tanrısını okuduktan sonra 13 yaşındaki küçük burcuyu hayatının ilk depresyonuna sokmuştur - aynı yaz bir de Sophie'nin Dünyası'nı okumamla bugünüme uzanan serbest düşüşüm de başlamıştı. Golding'e özenip -gerçi ne haddime ama- şöyle bir anılarımı düşünürsem, hayatımın dönüm noktasıdır 2004 yazı. O yazdan sonra bir daha çocuk hissetmedim ben kendimi. Liseye başlamıştım ama sadece o değildi değişen, birdenbire insanların ne düşündüğü, hareketlerimin sonuçları falan önem kazanmaya başlamıştı. O yazdan sonra ne başkasının evine gizlice daldım, ne ikinci kat balkonlarından düştüm, ne de 3 metrelik düz duvarlara tırmandım ağaçlara tutunarak. Yükseklik korkum bile o zaman başladı. Ama özlüyorum o günleri. Yakalanma korkusunu, inatla bütün kurallara meydan okumayı deli gibi özlüyorum. Ne zaman aynaya baksam normalde çok da belli olmayan yara izimi görüyorum alnımda ilk olarak, for once, I was free, o zamanki özgürlüğümü hatırlatıyor yara izim bana. Bir zamanlar hiçbir şey düşünmeden mutlu olabilmişim. Bazen en büyük özgürlüğün, yüzün gözün kan içindeyken eve gidersen ceza yeme korkusuyla kanlarını çeşmede yıkayıp, yüzüne deniz suyu vurarak yaralarını dağlamak olduğunu düşünmeden edemiyorum. Sonrasında kahküllerinin arkasında gizlemeyi o yarayı haftalarca, ailene bakarken kafanı hep garip bir açıda tutmak, kimse fark etmesin diye evde iyice az vakit geçirip, tam sokak çocuğu olmak.... Dikişlik bir yarayı umursamamak, sonucunda ömür boyu taşıyacağın bir iz bıraksa da, o iz sana yaşadığını hatırlatıyor. Ben yaşadım, çocuk oldum, umursamadım. Üç görünür yara izim var, alnımda, göğsümde ve ayak bileğimde. Sırasıyla düşünce, duygu ve hareketi simgeleyebiliyor olmaları da ironik... Bir gün onların hikayelerini de yazarım buraya, unutmamak için. O zamanlar sadece bir çocuktum. Sonra bir anda dünyam değişti, her şey ciddileşti, hem de fazlasıyla.
Hayatımın getidiği yeni ciddiyetle dün ders çıkışı ineklemeye karar vererek kütüphaneye attım kendimi. Okumalarımı bitirdikten sonra bu nadir görülen olayı kutlamaya karar verip, kendimi ingiliz edebiyatı raflarının arasına atıverdim. Ömrüm boyunca orada kalsam, gecem gündüzüme karışsa, bahtsız bedevi görünümüne kavuşsam şikayetim olmaz heralde. Aradığım kitabı bulduktan sonra şöyle son bir kez etrafıma bakınırken Free Fall gözüme çarptı. Karanlıklara düşen bir adam resmi, kapağında, kitabın adı çizgi roman fontlarını andırır bir fontla yazılmış. Ne olduğunu, kimin olduğunu bilmeden aldım elime, ilk sayfasını açtım, William Golding yazıyor. İlk bölümünü okudum oturacak bir yer bulup... Yukardaki alıntıların hepsi ilk bölümden. Bir oturuşta 80 sayfa kadar okumuşum. Kafamı kaldırdığımda hava kararmıştı, eve dönmem gerekiyordu. Otobüste okudum, metrobüste okudum - ayaktayken hem de-, eve yürürken okudum, yatarken uyudum ve bitirdim kitabı. Ne zamandır hiçbir kitabı bu kadar kısa sürede, dünyadan koparak okuyamamıştım, özlemişim.
Değinmeden geçmek istemediğim bir nokta da, kitabı elime alır almaz kokladım ben kütüphanede. Gören olduysa, deli sanmış olabilir, ama okumayı düşündüğüm her kitabı koklarım ben. Bir de kitap seçmem saatlerimi alır, kütüphaneye bir kitap almaya gidişim, yaklaşık iki saat sonra 3-4 kitapla çıkmamla son bulur hep. Anneme söyledim bunu eve gelince. Dedi, "Atrium'un eski halini hatırlıyor musun?". "Üç katlı halini mi?" diye cevapladım. "Evet. Üst katında..." "Kitapların katı!" "Aslında orada bir dolu şey vardı ama evet." "Eee?" "Sen küçükken ne zaman oraya gitsek, aynı şekilde saatlerce çıkaramazdım seni oradan. O aklıma geldi." "Okumayı hep severdim ki ben." "Benim sana okuduğum ve senin resimlere baktığın zamandan bahsediyoruz burcu, en fazla 3 yaşındaydın, eline koca koca romanlar alıp bakardın, anlam veremezdim." sonra durdu. "Gerçi hala da veremiyorum ama o zaman da kitapları koklardın." dedi. Hayatımın 10 yaş öncesi prehistorik dönemlerinden hatırladığım nerdeyse hiçbir şey yok. Ama o alışveriş merkezinin üst katını çok net hatırlıyorum. Sonra kapatmışlardı orayı, yıllar oldu. Neyse... Sonuçta, seviyorum kitapları, kitap kokusunu, hatta abartalım, kitapları kokladıktan sonra hapşırmayı bile seviyorum. Sayfalara dokunmayı seviyorum, parmaklarımı kelimelere sürmeyi. Bu deli sevginin hayatımda hep var olmuş olma olasılığı beni mutlu etti. Değişmeyen bir şeyler vardır belki, eskimeyen, kaybedilmeyen. İnsanın kendi toplamından bile güçlü olan, inatla dayanan parçaları...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder