18 Şubat 2010 Perşembe

üç.*

Üç gün daha dayanırsam biticek. Üç gün. 72 saat. Dakikasını çarpıp yazamayacak kadar tembelim kusura bakma blog... Tamam tamam çarptım hadi abartmayayım demiştim ama madem çarptım yazmasam bu sefer boşuna çarmış olucam. 4320 dakika. Ne garip bi sayı dimi 4320? 4321 olsa belki daha da garip olurdu gerçi. Böyle sayılar ilginç kombinasyonlarla karşıma gelince nedense gülümsüyorum. doğumgünüm de öyledir benim mesela sadece 3 rakamla gün ay yıl, hepsini yazabilirsin. 0910(19)90. Dokuz kere on doksan. Dokuz on daha on dokuz. Öyle şeyler işte blog, çok da derin anlamlar arayamıyorum bazen her şeyde, böyle sayılarla tarihlerle gülüp eğlenmek istiyorum.

Yarın arkadaşlar dışarıya çıkarıyor beni. Onlar çıkarıyor valla yoksa ben beş altı gündür çıkıp kitap alıcam kendime onun için bile çıkmadım. Trip yeme ihtimalim olmasa büyük ihtimalle bi yolunu bulup onları ekmeyi de düşünürdüm. Aslında onları görmeyi de istiyorum blog, özledim çoğunu ama zaten üç gün sonra insanlığın içine loose cannon modeli salınacağım için ne bileyim zor geldi bi an. Bi de erken kalkmak lazım şimdi falan... Okul harcını da yatırmadım daha gerçi, onu da halledersem yarın hayırlı bir iş yapmış olurum en azından. Oooof. Sana da iyice sevgili günlük muamelesi yapmaya başladığımı fark ettim sevgili blog. Alınma valla, yazacak bişi bulamıyorum bu ara, ya aslında buluyorum da, hepsi birbirinin aynı şeyler. Çoğunlukla depresif, arada bir manik sürüklenip gidiyorum işte. Sürünüyorum, ama en azından sürünüyorum yani... Sürekli de aynı şeyi yazmak istemiyorum açıkçası buraya, ben bile sıkılıyorum çünkü bunalımlı halimden, sana da yazık dimi? Neyse işte yarın da öyle hızla geçip gidecek, bir bakmışım bi haftasonu kalmış atlatmam gereken.

Geçen gece hayatımın en garip rüyalarından birini gördüm blog. Ne alaka bilmiyorum ama ben, zuzum ve Acun Ilıcalı kebapçıya gitmişiz. Annem dah burdan sen gece aç yattın yine dimi diyerek olayın çoğunu çözdü gerçi ama devam edelim. Neyse hani böyle garsonların siparişini çizgiler çekmek suretiyle yazdıkları kağıtlar var ya, onun tamamını doldurtabilirsen sonra yediğin her şey bedavayamış galiba oralar biraz karmaşıklaştı. 9-10 porsiyon kebap (yuh) yedikten sonra hesabı ödemeye gidiyoruz. Zuzum "sadece" 10 porsiyon patates kızartması yemiş (oha), 4-5 lira bişi ödeyip çıkıyor. Sonra adamlar bana 200 lira hesap çıkarıyolar. Cüzdanı açıyorum para yok. Etrafa bakınıyorum Acun da yok. Zaten hiç sevmem adamı, hesabı da kesin bana yıkmış, neyse banka kartını uzatıp ödüyorum paşa paşa hesabı. Sonra bi de iki tane zeytinli, 4 tane de patatesli pide alıyorum, ama pide pide diil, bildiğin ramazan pidesi, eşşek kadar. Hepsi kucağımda çıkıyorum kebapçıdan, Bakırköy Meydanındayım. Şimdi gel de bunu yorumla blog. Her zamanki gibi internetten medet umarak rüyamı yorumlayacağım burda hadi bakalım...

Rüya nesnelerim... Patates. Pide. Kebap. Garson. Zeytin. Banka Kartı. Hesap. Acun Ilıcalı da demek istiyorum ama nedense ona dair bir yorum yoktur gibi geldi bi an...

"Rüyada patates görmek mal, şöhret, mutluluk ve refaha yorumlanır. Rüyada pide görmek, güzel bir iş ve para işareti olarak kabul edilir. Kebap yemek önemli bir hastalık demektir. Rüyada zeytin para kazanmak demektir. Siyah zeytin, bundan sonra rahat ve huzur içinde yaşamak demektir. (rüya-tabirleri.com)"

Hmm, yarısından çoğunu bulamama rağmen şurdan göründüğü kadarıyla önemli bi hastalık sonrasında rahat edip iyi bir iş bulup çok feci para kazanıp ünlü olucam. Ya da bi daha aç karna yatağa gitmeyeceğim.

*Hayatımda yazdığım en boş blog ödülünü bu girdiye armağan etmek istiyorum.

Hiç yorum yok: