Sıkıldım, sıkıldım, sıkıldım. Bi de biraz bıkmış olabilirim. Çok tanıdık bir durum, yine bunalımdayım. Uzun süreli bunalımlar yokuş aşağı yuvarlanan kartopları gibiymiş... Her bunalım arası bir çeşit düzlük, az bir nefes aldım, mutlu oldum derken daha da büyüyüp öyle geri geliyor şerefsizler. Her seferinde başa çıkmak daha da zorlaşıyor, bir yerden sonra zaten uğraşmıyor bile insan. Sadece bir sonraki düzlüğü bekliyor, bir de arada bir yere çarpmamayı ya da uçurumdan aşağıya yuvarlanmamayı umut ediyor.
Ha yuvarlansam ne olur, onu bilmiyorum. Parçalamadığım, acıtmadığım bir yerim kalmadı ki zaten. İnandığım ne varsa sorguladım, çoğu inancımdan vazgeçtim. Her şeyin bir şekilde iyi olacağı inancı dahil. Kimi kandırıyoruz yahu? Herkeste aynı ümit: Her şey güzel olacak. Hayır, olmayacak. Aynı ümidi yıllardır yüzbinlerce insan taşıyor içinde, bazı kısa süreli kişisel mutlulukları geçersek, düzelen, güzelleşen ne var ki? Tam tersine evren dalga geçercesine önüne her seferinde daha delice, daha aptalca şeyler çıkarıyor insanın.
Bir de, neden her şey güzel olacak ümidi var ki en baştan? Kim söz verdi bize her şeyin yoluna gireceğini? Kim dedi bir yerden sonra her şey kolaylaşacak diye? Kimse. Dayanabilelim diye uydurduk belki, bilmiyorum, ama bu nedenle kimseyi suçlayamıyorum kendimden başka. Hiç sorgulamadan inanıp, sonra da olmayınca üzülmüşüm zaten olmayacak bir şeye, gereksiz.
Yeni bakış açım da bu. Hani bazen olur ya bir sabah uyanırsın, birden bire ne yapman gerektiğini bilirsin. Uzun süredir vermen gereken kararlar birikmiş birikmiş, belki de bir çeşit motto olarak sana dönmüştür. Belki de bu bilincimin okulun açılmasına az kala beni korumak için oynadığı bir oyun sadece, emin olamayacağım şu anda. Ama aslında hayatı gereksizliklerden sakınarak mı yaşamak gerek, dedim uykudan uyanır uyanmaz, artık ne gördüysem rüyamda... Bunu aman çok önemli bak ders al şeklinde yazmıyorum, zaten bak blogun adına, hem oblivious hem de insanity içerisinde bir varoluş benimki. Genel bir ders çıkarabilecek en son kişi benim büyük ihtimalle. Ama bu delilik içerisinde bile bildiğim bir şey var, o da bir şekilde varolmaya çalıştığım.
Zaman zaman kendimi umursamazlığa vururum, ya da öyle görünmeye çalışırım, zaman zaman da isyan ederim, ama bazen yaşam fonksiyonlarını minimuma indirmeden yapamıyorsun. Bünye kaldırmıyor hiçbir şeyi. İnsanlar arasında, evde yalnızken, sokakta, hiç fark etmiyor, sürekli başın dönüyor, miden bulanıyor. Panik atak benzeri semptomlar göstermeye başlıyorsun, ağlama nöbetleri, titremeler, birdenbire kulakların uğuldamaya, gözlerin yaşarmaya başlıyor mesela her gün yürüdüğün bir yolda. Acıkmıyorsun, uyuyamıyorsun, kitap okuyamıyorsun, film izleyemiyorsun, müzik bazen yatıştırıyor seni ama şarkıların sonunu getirecek sabrın olmuyor genelde... O zaman yapabileceğin tek şey, biraz dinlenmek, hem ruhen hem bedenen. Gerekli mi gereksiz mi?
Bahsettiğim gereklilik/gereksizlik saf pragmatist, maddi bir durum değil. Önüne gelen bir kitabı sınav için okumak değil de, entellektüel bir açlığı bastırmak için okumak da bir gereklilik bence, hatta sınav için okumak gereksiz bile olabilir duruma göre. Benim kastettiğim anı kurtarmak, yaşamak için değil de akıl sağlığın için anlık kararlar verebilmek. Kimseye, kendine bile bir süre söz vermemek. Plan yapmamak. Zaten fazlasıyla yorgun bir zihni artık bi rahat bırakmak.
Ha bunu yapabilecek miyim, orasını ben de henüz bilmiyorum. Daha çok umursamazlık maskesine sığınmışım gibi, gülüyorum yerli yersiz. Ama o maske kendinle başbaşa kalınca sökmüyor, insanlara yalan söyleyebilsen de, içinden salak bir ses bağırıyor gerçekleri. Maske? Gereksiz. Zaten ne hissettiğimden emin değilim, bilmediğim bir şeyi kimden, neden saklayayım? Ama ben şimdilik duruyorum, zaman nasılsa geçiyor. Kimse benim durduğumu fark etmeyecek bile, biliyorum. Belki gücümü biraz toplayabilirsem... Neyse. Gereksiz bir düşünceydi, boşver.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder