14 Haziran 2010 Pazartesi

denge.

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı 
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem 
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız


Bu şiiri o kadar çok seviyorum ki... Özellikle de sonunu. Tam oldum derken, tam her şeyi kabullenip, aidiyet hissini yakalamışken, artık dövüşmekten, savaşmaktan vazgeçmişken birisi gelir ya... Hani o gelir, ve sen yeniden doğarsın. Birden gücün olur herkesle her şeyle dövüşmeye. Dengeler alt üst olur, sığamazsın kabına, dünyaya. Tam ben oldum, tam ben dünyaya uydum derken, her şey değişir, aha fazla duyarsın her şeyi, daha çok görürsün. Olamazsın ve olduramazsın. Bana bunları düşündürtüyor bu şiir, bunları hatırlatıyor, onu hatırlatıyor...

Geçen gece rüyamda onu gördüm. Ne yaptığımızı, ne dediğimizi hatırlamıyorum, sadece ve sadece onu hatırlıyorum, upuzun bir rüya boyunca o ve ben vardık sadece. O kadar yanımdaydı ki. Çok özledim. Anlatamayacağım kadar çok özledim, sürekli içim acıyor, sürekli onu düşünüyorum. Onu görmeyi o kadar çok istiyordum ki gitmeden önce. Hoşçakal, seni özleyeceğim demeye, ona sarılmaya o kadar ihtiyacım vardı ki oysa. Yüz iki günlüğüne "ortadan kaybolacağım". Yüz iki gün. Neredeyse yılın üçte biri. Sonra zaten geri dönüp çok çok daha uzun bir süreliğine gideceğim. Döndüğümde de belki de o gidecek. Olmadı, olamadı. Zaman hiçbir zaman uymadı bana zaten. Ben acınası zavallı bir durumda platonik takılmaya razıyken, zaman ona bile izin vermedi.

Zaman, zaman, zaman. Bir hayat var, hani akıp giden, istesen de istemesen de sürdürdüğün, bir de hayat var, keşke parçası olabilsem, yakalayabilsem dediğin. O ikisinin kesiştiği anlarda mutluyuz galiba biz. Sadece o anlarda. Geri kalan her an beklentilerle gerçekliğin çarpışması, savaşı. Kan gövdeyi götürürken, ya bedenin ya ruhun sürekli yara alırken mutlu olmak mümkün değil. Bazen de hayallerin gerçekleşirken, daha duygusal hayallerin geri plana itilmek zorunda kalıyor.

O kadar çok şey istiyorum ki ben... Aynı anda hem de. Aç hissediyorum kendimi her türlü şeye karşı. Her yeri görmek, herkesi her şeyi tanımak, denemek istiyorum. O kadar deneyime açım ki. eğer gitmezsem, eğer yapmazsam bunu kendimi hiç affetmeyeceğimi biliyorum. Hep bir şeylerin eksik kalacağını, hep eksik kalacağımı biliyorum. Burada bir gelecek görmüyorken, tek bir kişi için bu kadar kök salma isteği duymak bana bile saçma geliyor aslında. Gidebilmek lazım bazen. Ama ya hayatta tek bir kez geliyorsa insanın başına böyle bir şey?

Uzun uzun yazmak istiyorum aynı şeyleri, o kadar karışık ki kafam, duygularım... Kimseye anlatamadıkça buraya anlatasım geliyor, kusuyorum ne varsa içimde. Hep aynı yere varıyorum - daha doğrusu varamıyorum. Dönüp dolaşıp aynı yere varıyorum. Daireler çiziyorum kendi etrafımda, başım dönüyor, midem bulanıyor, kusamıyorum, rahatlayamıyorum.

Bunalıma girdiğinde, duvarlar üstüne üstüne geldiğinde bundan mı bulanır acaba miden? Kafanın içinde aynı düşüncelerin, aynı soruların peşinde sonsuz daireler çizerken başın mı döner yoksa? Miden mi bulanır?

Yarın son günüm buralarda. Çarşamba yokum. Belki de asla olmadım. Asla da olamayacağım. Kim bilir?

Hiç yorum yok: