25 Mayıs 2010 Salı

depresif kitaplar evreni.

Başlamadan önce not: Biri okuyacağından değil de, ilerde okuyup da ben ne demişim yok artık dememek için, bir çeşit açıklama yapmam gerek burada. Yapın demiyorum, bak ben de yapmıyorum, belki de yapamıyorum. Bu girdiyi daha çok bir kitabı çok sevmeme neyin engel olduğunu bulmak için yazıyorum. Sonuçta o kitaba yazarın verdiği anlamın yanı sıra, benim de kendi yüklediğim anlamlar var. Mantıklı, ama mantıksız, bu girdi depresyon nedeniyle girilmiş bir girdi değildir. Yakın bir zamanda benden kurtuluş yoktur. Mevzu bahis edilen roman Anayurt Oteli'dir.

"(Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?)" (s.108)


Bir roman boyunca ana karakterin yalnızlığından bahset. Anayurt Oteli gibi boğucu, inanılmaz bir mekan yarat. Sonra da git, son sayfada, kitabın bitmesine birkaç satır kala kendi hayat görüşünü bu şekilde araya sok. Yusuf Atılgan'ın herhangi bir romanını, hatta herhangi bir yazarın, şairin herhangi bir eserini eleştirebilecek yetkinlikte olduğumu düşünmüyorum. Ama kendi hayat görüşüm doğrultusunda neden bir kitabı sevemediğimi, neden bir cümlenin beni o kadar rahatsız ettiğini anlatabilirim herhalde.


Aylak Adam'da da vardı. Yusuf Atılgan karakterlerine düşünce akışı yaptırdığı gibi, kendi düşüncelerini ve yorumlarını da parantezler içinde yazdıklarına ekleyen bir yazar zaman zaman. Stiline bir şey dediğim yok zaten, ben bu şekilde tanıdım ve sevdim yazdıklarını. Ama bu sefer yazdıkları hem o ana kadar getirdiği, geliştirdiği durumlara (bence) ters ve son anda yanlış anlaşılmaktan korkan bir yazar portresi çizdi gözümde.


Bir iş düşünün. Her gün sizden bir dolu şey yapmanız isteniyor, ama karşılığında ya çok ama çok az bir para ödeniyor ya da hiçbir ödeme almıyorsunuz. Şimdi tutup da buna hayatı işle nasıl karşılaştırırsın, elma armut gibi farklı şeyler bunlar diye karşı çıkanlar olacaktır tabii ki. Kendimizi biraz fazla ciddiye almıyor muyuz diyorum ben de buna karşılık. Dünya üzerinde milyarlarca insan şu anda yaşıyor. Dünyada bu şekilde kim bilir kaç kuşak yaşadı. Sonuçta senin, benim hayatımı da değerli kılan hiçbir şey yok aslında. Çiçek koparırken düşünüyor musun bir hayatı sonlandırdım diye? Hayır. Neden? Çünkü etrafta daha bir dolu çiçek var. İnsanların farkı ne? Ha biz de insanız tabii, bize bir başkasından benzer bir davranış gelmesin diye korkuyor olabiliriz, ona bir şey diyemem. Ama en azından dürüst ol, ben bu nedenle iyi davranıyorum insanlara de. Bir de bana kendine neden iyi davranmaya devam ettiğini açıkla lütfen.


İnancı kuvvetli olanlar en azından intihar çok büyük günah diye haklı çıkarıyorlar kendilerini. Şimdi şöyle düşünelim bir de, bu az önce bahsettiğim iş yerinin bir patronu var ve siz onu şimdiye kadar hiç görmediniz. Sadece küçük müdürlerden biri size onun emirlerini getiriyor. Patron diyor ki- diyor müdür, eğer çalışırsan, hem de çok çalışırsan, eninde sonunda paranı ödeyeceğiz. Ama yok istifa edeceğim, dayanamıyorum dersen, eski işlerinin de parasını ödemeyiz, gözünün yaşına bakmayız. Dediğim gibi, inanç meselesi, karışmam, isteyen istediğine inansın, güzel canın istiyorsa git kola kutusuna tapın, ama ben bazen düşünürken bu şekilde görmekten alıkoyamıyorum hayatı. 


Ha küçük şeyler bana yetiyor dersen yine eyvallah. Bana da yetiyor çoğu zaman. Ama bu yetme durumu büyük ölçüde sonrasında ne olacağını bilmememden ve korkumdan kaynaklanıyor, onu da biliyorum. Bunu kabul da edebiliyorum en azından. Şimdi romana geri dönelim. Zebercet, yalnız. Çok ama çok yalnız. Kendine ait bir hayatı yok, olmamış, boğulduğunu hissediyor, birilerini sevmeyi arzuluyor, ama -tekrar edeceğim- çok ama çok yalnız. Adamın bütün ailesi bir trajedi yumağı içinde dolanmış bitmiş zaten. Dayanamayacağına karar verip intiharı seçiyor. Burada hala "olağanüstü yaşam armağanı" diyemiyorum ben. Sadece nefes alabiliyor, düşünebiliyor olmak bana yeterli gelmedi, gelemiyor. Yaşamakta o kadar olağanüstü bir şey yok. Hayvanlar da bitkiler de yaşıyor, gereksiz bir böbürlenmemiz var bu konuda. O bir cümle olmasa ben bu romanı çok sevebilirdim. O bir cümle olmasa, yaşasın Zebercet ve seçme özgürlüğü diyebilirdim. Ama yazar orada bir şekilde Zebercet'in yanlış bir şey yaptığını ima edince sevemedim işte.


Yanlış ve doğru yok çünkü böyle bir konuda. Belki bu girdiyi yazmamın nedeni son dönemlerde üst üste okuduğum her şeyin bu konuda bir şeyler düşündürtmüş olmasıdır bana. Doris Lessing'in The Room Nineteen isimli hikâyesi mesela. En azından orada yorum yok, mutlu son mu, yoksa mutsuz son mu okuyucuya bırakılmış. Dedim ya stil meselesi, yazarın yorumunu katmasında bence bir sakınca yoktur hiçbir zaman, zaten ne kadar objektif olabilir ki yarattığı karakterlere yaşattıklarında bir yazar? Ama böylesine önemli, bir bakıma bütün roman boyunca beklentisi yaratılmış ve tırmandırılmış bir anı bu şekilde tam tersine yorumlamak bence iyi olmamış. Kötü olmuş diyemeyeceğim, çünkü kitap hala bence çok güzel. Sadece kitabın geri kalanıyla aynı güzellikte bir seçim olmamış diyebilirim gibi geliyor.


İşte öyle. Başta dedim ya, yapın demiyorum, benim gibi düşünün de demiyorum. Yalnızca merak ediyorum, hayatının öyle bir noktasına gelmişsindir ki, artık bir neden bulamıyorsundur, ya da bulduğun her nedeni çok rahat çürütebiliyorsundur. İşte o durumdan nasıl çıkılır? Ya da çıkılır mı? Tamamen duygusal sebeplerde belki de kurtuluş, buna kurtuluş demek ne kadar doğru bilemesem de. Toplum tarafından dayatılan mantıklı seçimler yapma zorunluluğu zaten bizi deliliğe sürükleyip asıl mantıktan uzaklaştıran. Yani asıl çözüm hayattan kurtulmak mı, yoksa hayattan kurtulma isteğinden kurtulmak mı? Benim kafam işte tam da burada karışıyor. 

Hiç yorum yok: