"Güçtü, ama yılmıyordu. Bir cümle üzerinde saatlerce durmak vardı: Kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. Kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu." (s.42) demiş Yusuf Atılgan. Ne haklı. Yazamadığım, o sayfalarca aradığım ama bulamadığım kelime için gelsin bu. Ve bana, o kelime oralarda bir yerde, ve birgün sen onu bulacaksın diyen kişiye. O da bulacak bence, bunu yazdığımı hiç bilmeyecek olsa da.
"Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?" (s.74) Aynı mı bilemesem de, benzer bir dil konuştuğum insanlarla susmaya karar verince, içimde bir şeyler kırılıyor bazen. İnsanlar arasında iletişebilmek için kendimi paralarken mi yoksa kendimi çekip aldığımda mı daha yalnızım bilemiyorum. "Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?" (s.39) Kendime benzer dertleri olan insanları gördükçe, rahat eli paketli insanların aslında var olmadığını düşünmeye başlıyorum. Hepimiz düşmüşüz bir ağın içine debelenip duruyoruz kendimizi kurtarmak için. Ama var o insanlar. Onu da biliyorum. Dışarı adım attığım anda onlarcasıyla çevriliyorum. Galiba ben artık onları insandan sayamıyorum.
Hadi bunları geçtim, "Çekinme, dedi, sen görmediğin zaman başkaları da seni görmez." (s.83) benim, rezil olmak diye bir şey tanım olarak mümkün değildir, tezime çok feci uymuyor mu? Ya da beni geçelim, şu diyalog mesela, tutamak meselesi, Tutunamayanlar'ı getirmiyor mu insanın aklına anında?
"-Ben çoğu geceler içiyorum, dedi. Şakağımdaki ağrıyı duymamak için, iştah açmak için falan diyorum ama değil, biliyorum. Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. Belki de kendi kendimden. İki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından...
-Ya içmediğin zamanlar?
-O zaman ararım.
-Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
-Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.
-Anlamadım.
-Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, "- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!" (s.152-3)
Varoluşsal aşkın en basit tanımlarından birini yapmış resmen adam yıllar önce. Bir çeşit Murphy'nin kanunları çeşitlemesi yaşatmış C.'ye, "Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?" (s.11) Hep geç kalan, hep yanlış zamanlarda yanlış yerlerde olan C. İnatla arayan kovalayan C.
Ama en çok da şu son iki alıntıda bitirdi beni bu kitap. Zaten resmen görerek ve duyarak okudum. Nasıl oldu anlamadım, kafam kazana dönmüşken, aynı anda 3-4 şeyi düşünürken nasıl okuyabildim ben de bilmiyorum, ama özlemişim. Hatta karakterlerden birini rüyamda bile gördüm, ah Ayşe ah, bunlar benim içimden koparak beynimde yankılanıp duruyorlar sabahtan beri.
"'Neden? Neden böylesiniz?' Olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı." (s.156)
"Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı." (s.159)
Bu kadar uzun uzun, ve kimsenin okumayacağını bile bile alıntılı yazdım ama, kısaca yazsaydım bu blog tek cümlelik olurdu heralde:
Biz çok yalnızız. ("Bu 'biz' dediği daha çok 'ben' değil mi? 'Ben, benim, bana, beni!' Herkes 'Ben'." [s.102])
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder