12 Nisan 2010 Pazartesi

tesadüf.

Kafanda intihar senaryoları kol gezerken, geride bırakacağın notu bile planlayıp yazarken içinden, radyoda alakasız neşeli bir şarkının üzerine One Day Goodbye Will Be Farewell çalması. Bahsettiğim işte tam da böyle bir şey.

Beni en çok korkutan şey, bu düşünceleri hayata geçirmememin tek nedeninin gücüm olmaması şu anda. Ya başaramazsam? Açıklayamam kimseye nedenlerimi, kimsenin bana acıyan bakışlarına katlanamam durduk yere. Bazen diyorum, yer yarılsa, eller uzansa derinlerden bir yerden, beni çekip alsa. Birisi yanlışlıkla itse beni ya da, düşsem. Bir araba yoldan çıkıp kaldırımda yürürken bana çarpıverse. Bir anda bitse. Benim bir şey yapmama gerek kalmadan bitiverse her şey. Ağlayamıyorum bile artık doğru düzgün. Sadece canım acıyor, hem de çok. En mutsuz en umutsuz olduğum anlarda bile ancak bir iki damla yaş dökülüyor gözlerimden. Beceremiyorum. Arkamda bunu bırakırdım herhalde. Ben beceremedim. Ben yaşayamadım bir türlü. Ne yaparsam yapayım, kendimi bir yere, bir şeye ait kılamadım, tamamen özgür olmayı da başaramadım. Soyadıma ihanet ettim, ironik bir şekilde. burcu başaramayan. Evet. Benden çok şey beklendi, ben yarattım beklentilerin kaynaklarını. Ama tek istediğim de beklememeleriydi benden bir şey. Rahat bıraksınlar istedim, kendimi bulmak istedim, konuşmasınlar benimle isterken aynı anda biri gelip beni dinlesin, anlasın istedim.

Nedenlerimi kaybettim. Korkuyorum. Aklımdan geçen düşünceler hep olmaya çalıştığım, -mış gibi göründüğüm "ben"den çok uzak. Kendimden korkar oldum. Sadece o'nun yüzünden de değildi hem bunlar. Hatta o benim durumumun bu kadar kötüleşmesini birkaç ay ertelemiş bile olabilir. Ama artık dayanamıyorum. Midemde bir alev topu var sanki, sürekli yanıyor. Mide bulantısı hiç geçmiyor. Yanıyorum. Başım dönüyor. Yolda yürürken durduk yere gözlerim yaşlarla doluyor, ağlayamıyorum. Eve geliyorum, ağlayamıyorum. Hem anneme ihtiyaç duyuyorum, ona sarılmak, saatlerce ağlamak istiyorum, hem de annemi gördüğüm anda deli gibi öfkeyle doluyorum. Sonra kendime kızıyorum ona o kadar kötü davrandığım için. Şu durumda olduğum, ve düştüğüm bu çukurdan çıkmak için çabalamayışım yüzünden kendimi suçlu hissediyorum. Ve biraz daha korkuyorum. Her şeyden çok, cesaretimi toplamaktan korkuyorum, insanları üzmeye hakkım yok biliyorum, ama bir yandan da neye ve niye üzüleceklerini bilmiyorum. Kendilerine üzülecekler en çok, herkes, her zaman kendine üzülüyor en çok çünkü. Başka türlüsü insanın elinden gelmiyor ki. Çok yakınını bile kaybetsen, kendin için cızlıyor için. Bana değmez hem. Bunu da yazmak isterdim. Beceremedim. Özür dilerim. Üzülmeyin, bana değmez. Şimdi bunu yazarken bile kendime kızıyorum aslında. Ne bu şimdi? Ne eksiğim var? İyi kötü bir hayatım var işte. Niye bununla yetineyim ki diyor sonra o diğer ses. Yetinmeyip ne yapacaksın diyor bir başkası, hepsi boş değil mi? Elindekiler, arzuladıkların... Olsa ne olur olmasa ne olur? Sen olsan ne olur olmasan ne olur? Bunalımda olmaktan bıktım. Ama tedavisi eğer bazı şeylere göz yummak, uyuşmak anlamına gelecekse, onu da istediğimden emin değilim açıkçası. Açmazlardayım, çelişiyorum. Bazı gün oluyor, erkenden yatıp deli gibi uyuyorum, bazı gün de uyuyamıyorum böyle işte.

The Smiths ve Morrissey'in en damar şarkıları bile hafif ve eğlenceli geliyorsa kulağıma, Tindersticks dinlemek bile umut veriyorsa, bunaltmaktan çok, ayvayı yedim demektir. Afiyet olsun.

Hiç yorum yok: