17 Nisan 2010 Cumartesi

dreamafterdream.

Herkes bize gelmiş, teyzemler, ananemler, büyük masanın etrafında oturuyoruz salonda. Galiba doğumgünü vesaire bişi için toplanılmış. Orada olmak beni mutlu etmiyor, huzursuzum deli gibi. Sonra nereden elime geçiyorsa, bir şişe bira buluyorum, hızla içiyorum. Nasıl oluyorsa sarhoş ediyor o bira beni, hem de nasıl. Masada bir şeyler anlatmaya çalışıyorum bizimkilere, dinlemiyorlar beni. Susun, dinleyin! diye bağırıyorum, elimi masaya vurarak, teyzem bana sen daha bir birayla sarhoş ol, sonra da beni dinleyin de, diyor, herkes gülüyor, beni ciddiye alan yok. Kendimi leş gibi hissediyorum o anda. Nasıl öfkeliyim anlatamam. Bir şeyleri kırmak, birinin ama en çok kendimin canını yakmak istiyorum, ama onu da sarhoşluğuma vuracakları, ciddiye almayacakları için yapmıyorum. Sinir küpü gibi öyle oturuyorum. Sonra bir anda kardeşimle dışarda buluyorum kendimi. Trene binecekmişiz, istasyona gidiyoruz. Gökyüzü gri, her an yağmur yağabilecekmiş gibi görünüyor.Trene biniyoruz. Eve gidiyormuşuz aslında, biz neredeydik ki zaten diyorum, etrafımdakiler yine gülüyor. Hala sarhoş olduğumu fark ediyorum, utanıyorum. Kafamı kaldırıp yukarı bakıyorum, trenin tavanında kocaman bir pencere var. Kapkara bir duman geçiyor üzerimizden. Trenin dumanı mı, diye soruyorum, karşımda oturan kadın küçümser bir ifadeyle, ya başka neyin olacaktı, diyor. Pencereden ellerimi çıkarıp kapkara dumanın ikiye ayrılıp sonra yeniden birleşmesini izliyorum. Evin oraya geliyoruz, arka büfedeyiz. Oradan çikolata alayım diyorum, kardeşim istemiyor. Ben kendime bir tane alıyorum, tam parasını vericem, kadın kampanyası var, adınız nedir diyor. Kampanyayı boşver, çikolatayı alayım yeter diyorum aceleyle. Kadın seviniyor bir anda. Soyadımız aynıymış diyor. Hakikaten de büfenin adı başaran büfe. Sonra kendi bilgilerini yazıyor elindeki forma, çikolatanın pakedini kesiyor, bana uzatıyor kalanını. Parası? diyorum, boşverin diyor. Büfenin iç kısmına geçiyoruz sonra, oturuyoruz. Silahlı adamlar geliyor, büfenin sahibi kaçıyor, kardeşim de ortadan kayboluyor bir anda. Bir ben kalıyorum içerde, korkuyorum, keşke hiç almasaydım şu çikolatayı diyorum, oturmasaydım burada. Kardeşim nerde merak ediyorum, daha da korkuyorum ve o anda uyanıyorum.

Sinemadayız. Salona girmeden önce onunla konuşmak istiyorum, bir fırsatını bulup muhabbet açmaya çalışıyorum ama beni iplemiyor, uzaklaşıp içeri giriyor. Sonra film hemen bitiyor. Çıkıyoruz. Kapının önünde bir adam ve küçük bir erkek çocuğu. Çocuk içeri girmek istemiyor galiba. Yere çömeliyorum, çocukla konuşuyorum, onu güldürüyorum, ikna ediyorum. Sonra oley! diyerek yumruğumu ileri uzatıyorum. Gülerek bana elini uzatıyor, kalkmama yardım etmek için. Elini tutuyorum ama kalkmıyorum, onu bana doğru çekiyorum biraz, kafamı bacağına yaslıyorum. Yanımızda başka arkadaşlar da var. Sonra o da çömeliyor, nereye gideceğimize karar verilmeye çalışılırken. Sol bacağıma oturuyor. Kolumu beline doluyorum, başını omzumla boynumun birleştiği noktaya yaslıyor. Uzunca bir süre öyle oturuyoruz. Kalkarken, bacağın yorulmadı mı beni taşırken diyor. Hayır diyorum. İçimden çeşitli cevaplar geçiyor, söyleyemediğim. Rüya bitiyor.

Birkaç hafta önce gördüğüm bir rüyada sınıfta durmuş konuşurken yanımızda yine başka insanlar olmasına rağmen, iki parmağıyla elimi okşayıp duruyordu. Uyandığımda hala elimde hissedebiliyordum elini, dokunuşunu. O rüyanın üzerinden kısa bir süre geçti geçmedi, elimi kestim dediğimde, bakayım deyip elimi eline aldı. Aynı his. Günlük yaşamımdan çıkarsam, gecelerime giriyor. Özlüyorum. Deliler gibi özlüyorum işte. Hiç olmamış birini özlüyorum, hiç olmayacak birini. Canım yanıyor. Müziğin sesini açıyorum. When the wake ups hard to find, dreams make up for your life.

Hiç yorum yok: