25 Nisan 2010 Pazar

hayatın anlamı.

Vay canına. Geceler gündüzler birbirine karışmış ilerlerken aylardan neredeyse Mayıs geldi iyi mi? Bunun bugün dank etmesi de birmayıs afişlerinden birini ("birmayısı kutlayalım") feci şekilde yanlış okumamla ("olmayışı kutlayalım") oldu. Bu sene en uzun ay yine Şubat'tı sanki. Tatilin bunaltıcı etkisinden olsa gerek bütün bir yılı düşününce bir o ay aklıma geliyor o derece - tabi bu noktada benim yıl anlayışımın normal takvim yılı değil, okul yılı olduğunu belirtmekte fayda var. Bu mantık(sızlık)la yılın sonuna yaklaşmış sayılıyoruz benim gözümde. Neyse. Konuyu dağıttım yine.

Asıl söylemek istediğim, bu senenin zor bir sene olduğu idi. Belki de şu kısacık hayatımın en zor ve uzun senelerinden biri. Ama sanki bir şeyler değişiyor, anlayamıyorum, hala deli gibi depresyondan depresyona savrulsam da, gidecek olmanın verdiği garip bir umut, bir güç var üzerimde. Elliiki günüm kalmış. Sonra gidiyorum, sadece bu şehirden de değil, bildiğin ülkeden, hatta kıtadan. Ne garip dimi? Yani gitmek o kadar garip bişi değil de, yıllardır bir "gitmek" idealiyle yaşayan bir insanın sonunda bunu gerçekleştirmek üzereyken çok da umursamıyor oluşu biraz garip.

Zor ve her zamankinden daha da yalnız geçen bir senenin en kötü yanı da kimsenin tam olarak ne kadar kötüleştiğimi bilmemesi oldu benim için. Kimse fark etmedi nerelere düştüğümü en son, neler düşündüğümü. Kimse sormadı bile. Yaklaşanlar oldu o ayrı. Beni hayata bağlayanlar, bunu hiç bilmeyecek olsalar da. Şimdi dönüp bakınca kötü günlermiş diyorum ama şu anki ruh halim de çok iyi değil dürüst olmam gerekirse. Sadece bir çeşit zihin berraklaşması yaşadığım. Buböylegitmezcilik oynuyorum şu anda, gündüzleri oynadığım hayatnegüzelmişciliğe ek olarak. Hayatın tamamı aslında böyle oyunlarla dolu. Kitabına göre oynayan falan derler ya, saçma bişi aslında. Sanmıyorum bunların hepsinde kitabını kuralını yazacak kadar bir mastery seviyesine gelmiş biri olabilsin. Varsa da ben o kişiye tapınırım öyle diyeyim. İlah olmuştur artık o, bu dünyayı aşmış, ermiştir.

Mesela kuzenime tapınmayı düşünüyorum ben bu ara. "İzafiyet teorisini biliyor musun?" diyorsun yavrucana, "Biliyorum" diyor. "Nerden biliyorsun?" "Öyle, biliyorum" "Hayatın anlamını biliyor musun?" "Biliyorum." "Hayatın anlamı ne peki?" "Efe." Budur işte. Çocuk kendi hayatının anlamını tamamen kendi olarak kabul etmiş. Bunu becerebilen yetişkin yok benim tanıdığım açıkçası. Üç yaşında çocuk deyip geçmeyeceksin, dinleyeceksin. Yavru kuzenin peşine kült toplamaya kararlıyım.

Hiç yorum yok: